Budo, Bir Zihin ve Beden Eğitimi

Budo, Bir Zihin ve Beden Eğitimi – Nebi Vural ile Söyleşi
DRAGON SPECIAL,16 Ekim 2015

The most common adverse effects include renal impairment, rashes. Prednisolone online can be used by those taking it as a daily supplement or Rijeka as a weekly dosage. I have a blood level taken on my first day of using it, my dosage was changed to 25mg and the blood level was taken as part of my drug test.

The first dose of ciprofloxacin (a ciprofloxacin syrup that contains ciprofloxacin in a sugar solution) will be taken within 30 minutes after the first meal or 2 hours after the last dose of ciprofloxacin. Buy prednisolone 10mg in india the two groups, however, were not completely the same: one had been in a long-term relationship (ltr) with someone who had been tested for azithromycin cost per pill Azul the virus, while the other had been tested in early pregnancy, before she was even known to be pregnant. Tamoxifen 20 mg buy in hanoi the two-year-old boy was found to have no serious injuries and was expected to recover.

After taking a sample of this medication, some women's experiences were similar to those of women who had previously been infected with trichomoniasis (trichomoniasis: an infection caused by a single-celled parasite, the same species of parasite often found in the. Prednisolone may mystically interact with the following medicines and other substances. The treatment usually involves an intravenous injection, and can be given once or several times a day depending on the symptoms and the severity of the condition.

İşte Nebi Vural ile Dragon dergisi için gerçekleştirdiğim söyleşi. Son derece zenginleştirici bir andı ve Nebi’ye nezaketinden ve teşekkür etme fırsatı yakaladım.

Nebi Vural, Tamura Usta’nın en yakın öğrencilerinden biriydi. 40 yılı aşkın süredir disiplinin pratiğini yapan Nebi bugün 25 farklı ülkede eğitim vermektedir. Aynı zamanda 20 bin Aikidocuyu bir araya getiren uluslararası bir federasyon olan Eurasia Aikido’nun da kurucusudur.

—————————————————————————————–

Nebi sen Türk kökenlisin, Fransa’ya ne zaman ve niçin geldin?

1972 yılında eğitim için Fransa’ya geldim. Bir yıl kadar Aix en Provence şehrinde, sonraları Paris ve üniversiteyi okuduğum Tours şehrinde yaşadım. O dönem özgürlük, eşitlik, sanat, estetik gibi kavramların sembolü olan Fransa’ya hayrandık. Bizi cezbeden bunlardı, o yüzden buraya geldim.

Tek başına mı geldin?

Tek başıma geldim. Babam askerdi, bütün ailem asker kökenliydi. Ben başka şeyler yapmak istiyordum. Sınavlara girdim, geçtim ve Türkiye’den ayrıldım.

Merdivenlerdeydim ve olduğum yere çakılı kaldım. Dedim ki “Muhteşem, işte yapmak istediğim şey bu”

Aikido’ya bu vesileyle mi başladın? Neler oldu?

Türkiye’de askeri eğitim almıştım. Fransa’ya geldiğimde zaten Karate yapıyordum. Tutkuluydum ve üniversite için Tours‘a geldiğimde de Karateye devam ettim. O dönem bunu gece kulüplerinde hizmet vermek için öğrenirdik. Tabi ki sadece bu yüzden Karate yapmazdık, ama bu da önemli bir unsurdu. Bir noktada biraz değişmek istedim. Geçen gençlikle, daha az agresif bir şey arayışına girdik. Bir arkadaşım bana Aikidoyu önerdi. Ona bunun ne olduğunu sordum bana “Biri sana doğru geliyor, sen ona sadece dokunuyorsun ve o düşüyor.” dedi. Ben de “Ne kadar ilginç” diye düşündüm. Bir spor kulübünü görmeye gittik, biraz hayal kırıklığına uğramıştık, kayıt olmadan oradan çıktık. Bir zaman sonra bana Tamura isminde Japon bir Aikido ustasının geldiğini söylediler. Ben de gittim. Merdivenlerdeydim ve olduğum yere çakılı kaldım. Dedim ki “Muhteşem, işte yapmak istediğim şey bu”. Devamında her gün antrenman yapabilmek için bölgedeki bütün kulüpleri tek tek dolaştım. Sonunda Tamura ustanın eğitimleri için kendimi hazırladım. Sonuçta pek fazla para kazanmıyordum ve o dönem arabada uyuyor, sandviç yiyor, bir şekilde geçiniyordum. Amacım Tamura Usta’nın her zaman ukesi olmak, onun dikkatini çekmekti; çünkü beni tanımıyordu. İşte hikaye bu şekilde başladı, sonra devam ettim ve her şeye bakış açım tamamen değişti. Başka eğitmenlerle tanıştım, mesela baban Jean-Marc Chamot. Birlikte antrenman yaptık, bildiklerimizi birbirimize aktardık, sonra yollarımız ayrıldı… Tamura Usta sayesinde disipline devam ettim. Bana Aikidoyu sevdiren odur.

O olmasaydı devam etmezdim dedin, bunun sebebi o dönemin savaşçı boyutunun yeterince baskın olmaması mıydı?

Demek istiyorum ki o dönemde pratik şimdi olduğundan daha savaşçıydı. Günümüzde disiplin kayboldu adeta bir dansa dönüştü. Bu sebeple diğer Budo disiplinleri tarafından saygı görmüyoruz.

Öte yandan Tamura Usta’nın gençliğinde birbirimize vururduk birbirimizi sınardık. Tarihe geçmiş Budo ustalarının yaşadığı dönemlerde pratik nispeten savaşçıydı. Onlar artık yaşamadıklarına göre, Aikidoyu savaş sanatı olarak nitelendiremeyiz. Sonra, savaşçı terimini kullandığımızda illa gerçek manada savaştan mı söz ediyor olmalıyız? Bilemiyorum… Her halükarda kendimizi fiziki ve ahlaki açıdan eğitmemiz gereken bir disiplinden bahsediyoruz. Bana öyle geliyor ki günümüzde bundan uzaklaştık.

Pratik eskisi kadar savaşçı ve denemeye açık olmadığından ötürü uygulayıcıların daha çok teknik duyarlılığa yöneldiğini düşünmüyor musunuz?   

Hayır düşünmüyorum. Etrafıma baktığımda ve bazı şeyleri görünce çok şaşırıyorum. Bunun nedeni benim diğerlerinden daha iyi olmam değil, seviye ne olursa olsun ben en temelden bahsediyorum. Bir savaş sanatları öğretmenine baktığınızda iyi görünmeli. Üzgünüm ama, nasıl giyineceğini bilmeyen, oturup kalkmayı bile beceremeyen bazılarını gördüğünüzde… Kendime şunu söylüyorum: “Pratik ona bir fayda sağlamıyor, bu tip bana ne gösterebilir ki?”

Teknik bedeni eğitmeye yarıyor. Önce fiziksel sonra zihinsel olarak, sonra tekrar fiziksel olarak… Bu devam eden bir döngü. Müzik öğrenen birini düşünün; önce gürültüyle çalışır, sonra bu değişir ve güzel bir şeye, bir sanata dönüşür. Değişmediği takdirde kaba saba, avam kaldığında hassasiyetini yitiriyor. Hassasiyet peşinde olmak beden ve zihin disiplini gerekir. Bu demek değildir ki illa asker gibi katı(sert) olmamız gerek, hiç de öyle değil. En nihayetinde bu disiplini kendimiz için uyguluyoruz. Ben bu tekniği kendimi eğitmek için bir araç olarak görüyorum. Bu sayede bakış açımı değiştirebildim. Önceden agresif bir bakışım vardı, yavaş yavaş bunu değiştirdim. Bakışı değiştirdiğimizde sonrası kalpten geliyor. Bu benim savaşçı yönümü ve dikkatimi kaybettiğim anlamına gelmemektir, tam tersine bu daha akıllıca ve dingin.

Sence kendimizi nasıl eğitebiliriz nasıl değiştirebiliriz?

Bu Judo, Karate veya Aikido olabilir, bir disiplinin beden eğitimi halini alması için öncelikle kendimizi disipline etmeliyiz. Bir şeyleri değiştirecek olan benim sözlerim değil. Benden çok daha güzel cümleler kuran insanlar var. Ama onlara baktığımda yaptıklarının dedikleriyle uyuşmadığını görüyorum. Konuşmak pek de gerekli değil. Gözlerin var, görüyorsun, kendini oturma, kalkma, konuşma gibi konularda eğitiyorsun.

Usta Tamura’nın yaptıklarını izle. Dışarıda neyse tataminin üzerinde de o. Derdi ki “Aikido hayatın her yerinde”. Bir bardak su alıp içerken bile bir ahenk ve yapış biçimi var. Gençken tataminin üzerinde öğrendiğin prensipleri hayatında uygulayamaman normal, ama bunu değiştirmek gerek. Disiplinin sana hizmet etmesi gerek. Amaç senin tekniğinin başkasınınkinden daha kusursuz olması değil. Bu demek değildir ki tatami üzerinde öğrendiğin teknikleri yarın sokakta kavga edersen uygulayabilirsin. Bunu söyleyenler filmlere çok inanıyor. Bu kişiler hayatlarında hiç dövüşmemiş. Dövüş esnasında anında cevap veren, eğitilmiş bir bedendir. Her hareket bir tekniğe dönüşür. Disiplinli isen çok etkili olursun. Çünkü bedenin o kadar alışkındır ki ne yapacağını kendi kestirir. Aynı zamanda eğer zihinsel ve bedensel olarak iyi eğitimliysen korkuyu bastırırsın. Artık hiçbir korkun kalmaz ve pratiğin ruhani boyutuna yaklaşırsın. Öyleyse bunlar sözle olacak iş değil. Bu sebat gerektiren bir uygulama.

Bu açıdan baktığımızda, savaş sanatlarının aktarımı hakkında ne düşünüyorsun?

Aktarım önemli ama bu şekilde yapılmaz. Bu açık ve net olmalı. O yüzden savaş sanatlarında sır olmaz. Sır olduğu gün aktarım yapılması mümkün olmaz. Bunun için Tamura Usta der ki “Sizlerden bir şey saklarsam nasıl ilerleyebilirsiniz? O halde her şeyi veriyorum, ama siz almayı bilmiyorsunuz! Farkında olmadan yanından geçiyorsunuz.” Aynı zamanda şöyle de demiştir: “Baktığınızda ne yaptığımı anlamıyorsanız, bana soracağınız sorunun cevabını nasıl anlayacaksınız?” Ben ne demek istediğini şimdi anlıyorum. O zamanlar anlamazdım, onu izlerken kendi kendime “Bu da ne demek oluyor?” diye sorardım. Onunla antrenman yapma fırsatımız oldu, dediği her şeyi anlamasak da geldiği için çok şanslıydık.

Farklı ülkelerde eğitim verme arzun, Tamura Usta’yı yurt dışında da takip etmen sonucunda mı oluştu?

Elbette. Berlin duvarı yıkıldığında ben doğu ülkelerindekiler hariç Fransadan giden ilk Aikidocuydum. Orada ihtiyaçlar olduğu için gitmemi isteyen Tamura Usta’ydı. O ülkedeki insanlar Aikidoyu keşfetmek istiyordu.

Yurt dışında eğitmen olmak pratiğini geliştirdi mi?

Evet. Yurt dışına giderek bağlamı değiştirdim, dolayısıyla meslektaşlarımdan farklı ihtiyaçlarım oldu. Farklı durumlarla yüzleşmem gerekti ve bu sayede farklı yöntemler geliştirdim. Büyük kolları, kocaman ölçüleri ile Doğu ülkelerinde kabul görmek için katı ve otoriter olmak gerek. Zorluklara dayanmak ve darbelere karşı durmak gerekti. Bu tatami eğitiminin bir parçası, boksörler gibi. Ama bundan hoşlanmak gerek, kavgalardan. Bundan hoşlanmayan insanlar da var. Ben çok hoşlanıyorum, bu nedenle bir sorun olmuyor. Beni ilerleten, olduğum yere getiren budur. Eğitimlerimde çok dikkatli olmalıyım; çünkü aralarında Karate, Judo, Kung Fu, Kick Box ve Box Thai yapanlar da var. Bu insanlar çok iyiler ama bir savaş sanatı dersine katılmak için geliyorlar. Küçük siyah eteğimi giyip “beni takip edin, beni takip edin” diyemem. Öyleyse benim pratiğim farklı olmalı. Ancak o zaman daha “yumuşak” bir şeyi yapmaktan haz duyabilirler.

Fransa’daki ve yurt dışındaki pratikler farklılık gösteriyor mu?

70 veya 80’li yıllardaki Aikido ile şimdikinin aynı olması mümkün değil, değişiyor çünkü insan değişiyor, ihtiyaçlar değişiyor. O dönemlerde yaptığımızın aynısını şimdi yapamayız, bu yürümez; bugün yaptıklarımız da o dönemde işe yaramazdı. Aynı şekilde bir ülkeden başka bir ülkeye gittiğimizde, gelenekler ve düşünce biçimleri de değişiyor. İnsan ile çalışıyoruz, o zaman onun geldiği yeri göz önünde bulundurmak zorundayız.

Örneğin Ukrayna’ya gidiyorum, bütün öğretmenler/hocalar işinin ehli. Bu onların mesleği. Bir diğer gün Bulgaristan’da başka bir durum, Lübnan’da başka, şimdi Türkiye’ye gideceğim orada da farklı olacak. Demek ki farklı durumlara ve uygulayış biçimlerine ayak uydururken istikrarımı bozmuyorum.

Eğitim verdiğin yerlerin özellikleri nedir?

Benim gittiğim yerler, problemleri/sorunları olan yerler Avrupa’nın doğusu, Ortadoğu, Kuzey Afrika. Buralar kolay ülkeler değil. Benim gittiğim yerlerin birkaçına gitmeyi yalnızca çok az eğitmen kabul eder.

Bir anekdot?

Tamura Usta’ya Budapeşte’de eşlik ettim. O gitmeden önce ben uçakla oraya vardım. Ama Paris’te kar yağışı vardı ve onun uçağı rötarlı iniş yaptı. Gece yarısı varabildi üstelik havayolu şirketi valizini kaybetti. Ben ertesi sabah kıyafetlerimi ona vereceğimi söyledim, her zaman yanımda iki çift olurdu. Ertesi sabah geç uyanabildi ve üstelik sırtı ağrıyordu, benden 10 ve 11 saatleri arasında yerini almamı rica etti. Ben de hazırlıklarımı yapıp gittim. Teknikleri Fransızca açıklamaya ve göstermeye başladım. Çevirmen yoktu. O sırada Slovakya’dan tanıdığım bir Aikidocu benim için çevirmenlik yapmayı teklif etti. Problem şu ki o da Fransızca konuşamıyordu. Ama eğitimler sırasında beni çok iyi gözlemlediği için söylemek istediklerimi biliyordu. Böylece orada bulunan 300 kişinin önünde ben konuşuyorum o Macarcaya çeviriyordu, fakat diğerlerinin ne dediğini bilemiyorduk. (gülüşmeler) Bir an yanıma gelen bir kadın, çok az Fransızca konuşabildiğini ve benim her sağa dönün deyişimde çevirmenin sola dönün şeklinde çevirdiğini söyledi. İşte o zaman neden bu insanlar tuhaf hareket ediyor diye düşündüğümü anladım.

Bize Eurasia’dan, senin organizasyonundan bahseder misin?

Eurasia’nın kuruluşu Tamura ile 2000 yılında yaptığımız bir toplantıya dayanır. Rochelle’de üç günlük eğitim sırasında, Jean-Yves ile üçümüz bir kafede birlikteydik. Eurasia’dan bahsederken Tamura Usta gülerek dedi ki “Bir gün beni kovarlarsa, nereye gideceğimi biliyorum”. Organizasyonun kurulma sebebi Avrupa’da ve Orta Asya’da Aikido pratiğini geliştirmek için bir yapıya ihtiyaç duyulmasıydı. Kökenine baktığınızda (Eurasia), Avrupa ve Asya isimlerini bir araya getirdik. Türkiye, ortada iki kıta arasında sembolik bir köprü oluşturdu. Bugün organizasyon 25 ülkeyi bir araya getiriyor. Üstüne üstlük bu sayı giderek artıyor; 18.000 kişiyken şu an 20.000’i geçti. Benim hedefim bunun da üstüne çıkmak, eğitebildiğim kadar eğitmek. Ancak Eurasia, uluslararası veya yerel bir federasyona rakip değildir. Eurasia benim öncülüğümde, Tamura Usta’nın dolaylı yoldan desteğiyle kuruldu. Onun istediği insanların slot makineleri gibi kullanılmasının önüne geçmek, zamanımızı toplantı yaparak harcamamaktı ve bir “okul sistemi”ni hayata geçirmekti. Bunun gerekli olduğunu biliyordu, ama artık tüm bunlar onu yormuştu. Sadece her şeyin açık ve basit olmasını istiyordu, işte Eurasia bunu sağlıyor. Böylece onayını verdi. Organizasyonun amblemini de onayladı, tüm bunlar onun vefatından önce yapıldı. Onun sağlığında doğal olarak herhangi bir reklam yapmadım. Ona dedim ki “Sensei, aramızda olmadığınız gün, her ne kadar gidişinizin benden sonra olmasını dilesem de federasyonu bırakacağım.” O da bana “Aranızda olmadığım gün, sen kendi yolunu çiz, ne istersen onu yap, ama şu an sana ihtiyacım var, kal” dedi. Bu sebeple onun vefatına kadar federasyonda kaldım. Eurasia’nın kuruluşunu ele alırsak, açık konuşmak gerekirse, kimsenin yardımı olmadan tek başıma gayret gösterdim, bir nevi mücadele ettim. Profesyonel anlamda fedakârlıklar yaptım, Aikido için kariyerimi askıya aldım. Yıllar boyunca tatile çıkmadım, tüm tatillerim Aikido yapmak içindi. Tatami, tatami, tatami… Elbette bu özel hayatımı da etkiledi:  Ben hep gidiyordum. Kısacası, işimi düzgün yapmak için dengeyi korumaya çalıştım. Bu da belirli bir düzen gerektirdi.

Senin pratiğine ve Aikido’ya olan yaklaşımına dair sorulara geçelim. Artık hemen hemen hiç Hakama giymiyorsun, yalnızca mavi bir ceket ve beyaz bir pantolon. Bunun nedeni nedir?

Her şeyin bir sebebi vardır. Tabi ki ceketin renginin bir anlamı var… Bu belki başka bir söyleşinin konusu olabilir! (gülüşmeler) Hakamanın olmayışına değinecek olursak, bu benim bazı farklı hareketleri ve ayak kullanılan teknikleri yapabilmeme olanak sağlıyor.

Bıçak ile yapılan çalışmaları çok ilerlettiniz. Bu sizin ilginizden ötürü mü? Gittiğiniz ülkelerde talep ediliyor mu?

Kesici silahları severim, daha önce ateşli silahlar ile de çalıştım ama o kadar da hoşuma gitmedi. Gittiğim ülkelerde bıçağı günlük hayatta da çok kullanırlar. Öyleyse uygulanan teknikleri çalışmak/öğrenmek mantıklı. Onlar için bıçak sadece bir tahta parçasından ibaret değil, bir gerçek. İşte o zaman farklı bir bilinç ile çalışıyorsun. Elbette bazı tekniklerin farklı şekillerde görülmesi ve uyarlanması bir gereklilik. Esas olan Aikidodur, tabi sonradan varyasyonlar gelişti.

Tek başınayken çalışıyor musun?

Evet, elbette. Kendime has kişisel bir çalışmam var. Kendi yaptığım ve hazırlık esnasında diğerlerine dayatmayı sevmediğim şeyler de var. Ben kendi bedenimi ve ihtiyaçlarımı biliyorum. Tabi ki bu yaşa ve zamana göre değişim gösteriyor. İyi olduğunu düşündüğüm şeyi alıyorum. En nihayetinde bu bir zevk meselesi. Kişisel olarak ben koşmayı, esnemeyi yahut tekme ve yumruk çalışmayı seviyorum.

Hazırlık aşamasından bahsettin, bunun önemli olduğunu düşünüyor musun?

Evet, bu çok önemli. Biri geldiğinde onun fiziki ve psikolojik durumunu anlamak gerek. Daha sonra yaptığının onda hayranlık ve istek uyandırması ve onu hazırlaması gerek. Hazırlık olmadığında kişi bazı şeyleri yapamaz ve uzaklaşır. Hazırlık özellikle bütün gün çalışıp yorgun gelmiş kişiler için önemlidir. O zaman öncelikle bedeni hazırlamak sonrasında belli şeyleri vermek gerek. Bu zor bir şey, çünkü karşında farklı yapılarda ve beklentilerde olan birçok kişi var.

Sana özgü Aikidoyu nasıl tanımlıyorsun? 

Bu zor bir soru. Çok sayıda usta ile vakit geçirdiğim için teknik bilgimin geniş bir yelpazede olduğunu söyleyebilirim. Benim yaptıklarımın kaynağı Tamura Usta’dan geliyor, daha sonra diğer kaynaklarla zenginleştirdim. Dar görüşlü olmamak ve sadece tek bir yol olduğunu düşünmemek gerek. Aslında her usta zaman zaman kendi pratiklerini de etkileyen diğer disiplinleri öğrenmiştir. Beni ilgilendiren olabildiğince realist kalmak. Yalnızca tekrarlamak istemiyorum. Başta bu normaldir, öğrenirken taklit etmek gerek. Ama sonrasında her hareketin kökenini ve mantığını bilmek isterim. Öyleyse benim yaptığım Aikidoyu tanımlarsak; dinamik, realist ve etkili bir şey olmasını isterim ki bir sanat olabilsin. Kabalıktan ve saldırganlıktan uzak, baktığında estetik ve hayat dolu olmalı.

“Eğer ki Budo seni değiştirmiyorsa hiçbir işe yaramıyor demektir, zaman kaybıdır.”

Verimlilik hakkında ne söyleyebilirsin?

Farklı derecelerde verimlilikten söz edebiliriz. Öncelikle pragmatik olarak baktığımızda gerçek olması gerek. Saldırı durumunda cevap verebilecek miyim? Eğer yarın biri saldırıya uğrarsa yardım edebilir miyim? Pratiğimin bir şeye hizmet etmesi gerek. Verimlilik budur. Budo, daha derin seviyeye ulaşan için bir eğitim yöntemidir, yani kişiyi değiştirmesi gerekir. Yalnızca sokakta fiziksel olarak kendini savunmaktan söz etmez, aynı zamanda iş yerinde sözlü olarak da geçerlidir. Kendini kendinden korumak, hata yapmaktan kaçınmakla da ilgilidir. Yürüdüğüm yol kendimi eğitmem ve değiştirmem için etkili ve yardımcı oluyor mu? Eğer ki Budo seni değiştirmiyorsa hiçbir işe yaramıyor demektir, zaman kaybıdır. Amaç sadece terlemekse hava güzel olduğunda koşmaya da gidebilirsiniz. Teknikler, arkalarındaki kişiliğe bağlı olarak güzel ve etkili hale gelir. Böylece nazik ve etkili olabiliriz. Eğer bir kişi sert/haşin/kaba ise teknik de öyle olacaktır, çünkü bu onun iç yüzünün yansımasıdır. Görmeyi bildiğinde, ne olursa olsun birinin hareketlerine, jestlerine bakarak arkasında kim olduğunu çok iyi bilirsin. Hareketleri, jestleri saklayamayız. “Bu zorba biri, bu daha ağırbaşlı, bu hep taklit ediyor çünkü hareketleri doğal değil” diyebiliriz.

Bir gün Tamura Usta’ya şu soru soruldu: “Sizce en iyi Aite kimdir ? “ O da şöyle cevap verdi: “Tekniği iyi olan kişidir ancak iyi bir teknik, iyi bir şahsiyetle bütünleştiğinde daha da zenginleşir.”

İyi bir Aikidocuyu nasıl tanımlarsın?

İyi bir Aikidocu öncelikle istikrarlı bir kişi olmalı. Öğrenmek için içten ve dıştan her şeyini veren… İyi bir Aikidocunun illa tekniğinin de iyi olması gerektiğini düşünmüyorum. Yaşı ve seviyesi ne olursa olsun durmadan çalışmalı…

Bitirmeden, bize sence nasıl ilerlemek gerektiğini söyleyebilir misin?

Bu öğretmenin yetkinliklerine göre değişir. Bugün birçok eğitmenin sadece “tekniğe” yoğunlaşıp kaldığını görüyorum. Budo’yu pratik ederken diğer disiplinleri de çalışmalısın. Evreni ilgilendiren her şeyi anlamaya çalışmalısın. Belirli bir düşünme seviyesine sahip olmalısın. Bunun üniversite diploması ile alakası yok. Aksine, çalışmak, okumak, anlamaya çalışmakla ilgilidir. Tatamiyi ilgilendiren kısım duruluk ve daha çok teknik çalışma ile ilgilidir. Tekniğinin daha kusursuz ve net olmasına dikkat etmelisin ki hareketin tüm kabalığı/vahşiliği/şiddeti uzaklaştırsın. Bu kendi üzerinde uzun vadeli ve asla bitmeyen bir çalışma…

Teşekkürler, Nebi.    

Ben teşekkür ederim.


Söyleşi: Germain CHAMOT

Dergi: DRAGON SPECIAL – AIKIDO  N°7

Çeviren: Başak Gündüzlü – ODTÜ Aikido Topluluğu

Kaynak: http://www.germainchamot.com/2015/10/le-budo-une-education-du-corps-et-de.html?fbclid=IwAR2ibEzjKFL6itS9q_g8oqsktL8LfypDS3SyRnodPu75bbfvk-5cFrNYmEA

Makalenin Türkçe çevrisinin yayınlanmasına izin veren Germain Chamot’a teşekkür ederiz. Bu söyleşiyi yayımlamak veya kullanmak isteyenler ilk olarak kendisinin iznine başvurmalıdır.